lecturemania

“success maximizer”

hakkımda

Alp Giray Özen Alp Giray Özen Alp Giray Özen Alp Giray Özen Alp Giray Özen Alp Giray Özen Alp Giray Özen

HAKKIMDA…

                Hakkımda bir şeyler yazmaya çabalamak ne garip…

            “İnsan sandığı kişi değildir” der üstat! Üstat beni bağışlasın, ismini hatırlamıyorum. Görece doğru belki, insan sandığı kişi değildir. Ama sandığı kişinin tam tersi de değildir belki… Yani insanın kendisi hakkındaki düşüncelerinin doğruluk payı vardır diye düşünüyorum.

            Hakkımdanın özel ders sitemle ilgili kısmında, belki olasılığa doğal yeteneğimden ve öğretmek konusunda ilgimden ve sevgimden bahsedebilirim…

            Ortaokuldayken matematik dersinde olasılık konusu işlenirken, dersin hocasına, o zaman için ilginç sayılabilecek sorular sormuştum. İşte, “Dersin rastgele onar dakikasında konuşan insanların aynı zaman diliminde konuşma olasılıkları nedir?” ya da, “Beş kutuya 8 top atsak, hiçbir kutunun boş kalmama olasılığı nedir?” gibi…

            Böyle on beş kadar soru vardı galiba… Kendimce bir şeyler düşünmüştüm ama net cevaplara ulaşamamıştım birçoğu için. Sınava girdiğim ilk sene, Hacettepe Matematik Öğretmenliğini kazandım. Aynı sene yine sınava girip, ilk tercihim olan ODTÜ İstatistik Bölümünü kazandım. Hacettepe’de tanıştığım İstatistik okuyan arkadaşlar, beni İstatistik yazmaya ikna etmişlerdi.

            ODTÜ’de, olasılık derslerinde, beni yıllar öncesine götüren “Evet ya, buymuş!” dedirten onlarca anım oldu. Kendimce doğru bölümde okuyordum ve çok mutluydum, sahip olacağım meslek konusunda. İlginç bir biçimde, lisanstayken kafama takılan soruların cevabını da yüksek lisanstayken öğrendim… Olcay Hocam’dan…

            Ortaokul ve Lise yıllarımda, birçok arkadaşıma matematik ve ilgili dersler anlattım. Hâlâ, bazıları beni ararlar, “Alp sayende güzel yerlere geldik, o günler için bize yaptıkların çok değerliydi” gibilerinden…

            Üniversite yıllarımda da, ders geçirdiğim ve mezun ettiğim birçok arkadaşım oldu.

            Üniversite birinci sınıftayken, şanssız bir anlaşmazlık sonucu, o ara yaşadığım evden ayrılmam gerekti. Para kazanmam lazımdı, çünkü eve çıkabileceğim bir arkadaşım yoktu. Özel ders vermeye, 12 yıl önce, daha 18 yaşındayken başladım, işte malum, “ODTÜ’lüden matematik dersleri” hikâyesi…

            ÖYS ile başlayan hikâye, sonra Bilkent’e sardı. Tabi o yıllarda tatlı olan para kazanmaktı… İlerleyen yıllarda, sanki “Ben bu iş için yaratılmışım” gibilerinden bir duyguya kapıldım. Üniversite öğrenimi konusundaki yanlışlar beni çok rahatsız etmeye başlamıştı. Genç arkadaşlarımın hayallerine, duygularına, beklentilerine eğilince; beni dehşete düşüren bir yanlışın farkına vardım… Sanki “Balık baştan kokmuş” gibiydi…

            Düşünün ki, hoca derse girdi ve konuşmaya başladı… Malum hikâye: “This is this, that is that and the theory lies behind this fact is…”

            “Ne oluyo lan?” diyorsun. Oysaki anlattığı şey, bilmiyorsun ki, “Bir top kumaşın beşte üçünü birinci makine üretiyorsa ve birinci makinenin ürettiği kumaş kırmızıysa ve ben biliyorsam ki elimdeki kumaş kırmızı, bu kumaşın birinci makine tarafından üretilmiş olma olasılığı nedir?”

            Bilindik ve basit şeyler, ne kadar karmaşıklaştırılıyordu… Her kavram, dört işlemle ilgili oysaki bakkal matematiği… Anlayamayacağına inanmak ya da inandırılmak, insanın önüne nasıl bir set koyuyor? Ve bu set yaşamı nasıl belirliyor? Sonra nasıl başlıyor –yaşamsal sorunlar- ve de gereksiz bir biçimde…

            Galiba, bu farkındalığı birkaç yıl özümseyememişim.

            Ve galiba, insana özgürlük yaramıyor. İnsanın en değerli oluşu O’nun içsel hissettiği derdidir diye düşünüyorum şimdi. Bu içsel dert dediğim şeyi, her hangi bir biçimde öğrendiğin bir kurama oturtamadığın ama seni rahatsız etmeye devam eden şey olarak tanımlıyorum. Geliştirir bu insanı, boşluklara çözüm üretmeye zorlar belki…

            Belki sandık ki, yaşamın o sürecine kadar, x bizi umduğumuz yaşama götürecek… Her ne ise…

            Birkaç yıl sonra anladım ki, insana doyum veren şey ne mutluluk, ne para, ne seks, ne de kariyermiş. Yıllardır düşündüklerimi sanki doğrulamak istercesine yaşamım, İzmir’de karşıma bir ayakkabıcı çıkardı… İnkâr ağabey…

            İzmir’de Dokuz Eylül Üniversite’sinde yüksek lisans yapıyordum. Yıllarca, mühendisliği “Benim asla yapamayacağım bir şey” olarak tanımlamıştım. Niye? Genel geçer, toplumun bize dayattığı, özde hiç sorgulanmamış, ama varlığına kesin olarak inanılan saçma alışkanlıklardan dolayı… Neyse,

            İnkâr ağabey, sabah 6’da dükkânını açan, akşam 10’a kadar çalışan, yorulmaktır, mutsuzluktur, sıkıntıdır vs, bilmeyen bir ağabeyim oldu. O’nun inkâr ettiği şey, yaşamın kendisinden uzak yanıydı sanki. Sanki O diyordu ki, Çetin Altan üstadımın yıllar önce söylediği gibi, “Bir erkek için yaşamın iki tılsımı vardır. Sevdiğin bir işte doya doya çalışmak ve sevdiğin kadınla doya doya sevişmek…”

            İnsanlara baktım, kendime baktım…

            Yapmak istediklerimi düşündüm sonra. Lokum testini düşündüm. Lokum testi şudur, Daniel Goleman “Duygusal Zekâ” kitabından…

            Sayıları tam hatırlamıyorum ama n tane çocuğa diyelim, lokum testi uygulanıyor. Bir tane lokum koyuyorlar çocuğun önüne ve diyorlar ki, “Benim biraz işim var, gelince bu lokumu yememiş olursan, sana bir lokum daha vereceğim.” Çocukların büyük çoğunluğu –daha 4 yaşındalar- yiyorlar lokumu. Ama bazıları, bir şekilde kendilerine hâkim olup lokumu yememeyi başarıyorlar.

            20 yıl kadar takip ediyorlar bu çocukları. Bakıyorlar ki, lokumu yememeyi başaran çocuklar, sosyal ilişkilerinde güçlü, sözü dinlenir ve yaşamından keyif alabilen insanlar olarak yetişiyorlar. Diğerleri ise derin bir tatminsizlik yaşıyorlar yaşama karşı. Genelde tabi, istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bu… Yoksa böyleyken böyle diye bir şey yok. “Life is random!”

            Ne anladık bu hikâyeden?

            Dahası; bu benim hakkımda yazım olduğuna göre, benim anlatmak istediğim şey ne?

            Diyorum ki kendime, “Yaşam, acıyı asla göze alamayacakların acı çekmeye mahkûm oldukları bir arenadır. ”

            Oysaki yaşam, “Ben hizmet etmek istiyorum, acı hizmete hizmet ediyorsa kabulümdür, ne zaman, ne de mutsuzluk benim kaygım” diyebilen insanlarındır. Sorunsuz yaşam, yaşamın özüne uzak gibidir sanki. Sanki başarılı insanların yaşamına bakınca –onların bir şekilde- yaşamın sorunlarıyla başa çıkma yollarının kendilerini gerçekleştirmekten geçtiğini anlıyoruz…

            Ahmet İnam hocamın dediği gibi, “Yanmaktan korkmayın, yanıp kül olamayacaksanız, küllerinizden yeşerip yeniden bir çiçek de olamazsınız!”

            Tam olarak böyle miydi, bilmiyorum ama ben böyle anladım. Ahmet İnam hocam beni affetsin.

            Stephan Covey üstat, “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabında önemli kavramlardan bahseder. Alışkanlıklardan birisi “Kazan, kazan diye düşün!” Şu demek: “Benim kazanmam, başkalarının kaybetmesini gerektirmez. Bilindik rekabetçi anlayış dışında bir düşünce biçimi daha vardır. Eğer, özde estetik işler yapmayı amaçlıyorsak, herkesin kazanabileceği alternatifler vardır, keşfedebilene…”

İşte ben de böyle düşünmek üzere, etkin ve üretken bir insan olarak yaşama umuduyla, sizlere bu site aracılığıyla hizmet etmek istiyorum arkadaşlar…

            Onur Aktaş dostumla yaşadığımız bir muhabbet sonucunda şöyle bir önermeye ulaşmıştık; “Eğer dünyanın mevcut zevkleri için çalışıyorsan, sen dünyanın kölesi olursun. Ama hizmet etmek ateşinin devamıyla yaşıyorsan, dünya senin hizmetkârın olur.” Onur Aktaş, beraber istatistik okuduğumuz, sonradan “Bilgelik Sevdalısı” olduğunu keşfeden bir dostum. ODTÜ Felsefe Bölümü’nde yan dal yaptı ve orada araştırma görevlisi olarak kaldı.

Bu konuda son söz, “Hayat Güzeldir” filmindeki bir hikâyecik olsun. “Tanrı herkesin hizmetkârıdır, ama hiç kimsenin kölesi değildir!”

            Neyse ki, yıllardır yapmayı çok istediğim bir şeyi sonunda yapmayı başarabildim ve genç arkadaşlarımla burada etkin bir paylaşım yaşama şansı yakalayabileceğimi umuyorum.

            “Umut etmekle başlar her şey…” Ve umutsuzlukların, hayallerin yıkılmadığı bir yolda ilerleme direnciyle devam eder…

Deneyimlerimi, fikirlerimi, bildiğim dersleri sizinle beraber ilerletmenin coşkusu ümidiyle…

Teşekkürlerimi sunmak istediğim insanlar var.

Biricik anneciğim…

O benim yaşamımın en güzel kadını ve yegâne sevgilisi…

Nefise’m benim…

Şu an hissettiklerimi anlatamam arkadaşlar!

Hani olur ya, “Yemedi yedirdi, içmedi içirdi” kavramının gerçek versiyonu… O! Bana sevginin ne demek olduğunu öğretti… O’nun yüreğindeki biricik evlat sevgisi; O’nu, “Bebek Alp’in Alp Hoca Olması Serüveni”nin baş aktörü yaptı.

Bu serüven nasıl da biriciktir insanın yaşamında! Nasılda detaycıdır, “eğer şöyle olmasaydı, ben başka bir insan olacaktım” tadında…

Bana hissettiği her daim koşulsuz sevgiden dolayı anneme ne kadar teşekkür etsem azdır!

Anneciğim, seni çok seviyorum…

Rahmetli Ömer Gücelioğlu Hocama çok teşekkür ediyorum. O bana İstatistiği sevdiren ve öğreten insandır. Kişiliğiyle, meslek aşkıyla, insan sevgisiyle, fazla söze gerek olmayacak nadir insanlardan birisidir. O’nun elini öpmek isterdim hayattayken ama fırsat olmadı.

Bayrağı taşıyorum hocam, sen ölümsüzsün…

Hakkı Yalazan Hocama çok teşekkür ediyorum. O benim danışman hocamdan ziyade ağabeyim. Danışmanlığı mükemmeldir ki, O’nun benim ağabeyim olması biricik benim için. “Mühendislik” kavramı onunla canlandı beynimde ve Onunla beraber mühendisliği çok sevdim.

Olcay Akay Hocama çok teşekkür ediyorum.  Sevdiğim diğer hocalarım da tartışmasız öylelerdi ama hocalığın kapris gerektirmeyeceğini, bilakis yüce hocanın kaprissiz olan olduğunu O’ndan öğrendim. Matematiksel istatistiği de ondan öğrendim, detay olarak söyleyeyim.

Son olarak, “lecturemania”  isminin fikrini veren zeki ve güzel bayanı öpüyorum çok!

… O’nu BİRİCİK özlüyorum